Keziban İnan kimdir? Uluköy’den İzmir’e uzanan 91 yıllık hayatı

Keziban İnan’ın Erbaa’da başlayan, Uluköy’de emek ve annelikle geçen, 91 yaşında İzmir’de tamamlanan hayatı ve ailesine bıraktığı manevi miras.

02 Eyl 2026 - 23:27
Güncellendi: 11 günler önce
0
Keziban İnan kimdir? Uluköy’den İzmir’e uzanan 91 yıllık hayatı

Ahmet Taş | Bizi Unutma

ULUKÖY, AMASYA / TÜRKİYE — Tokat’ın Erbaa ilçesinde dünyaya gelen, yaşamının büyük bölümünü Amasya’nın Taşova ilçesine bağlı Uluköy’de geçiren Keziban İnan, 91 yıllık ömründe çocukluk yoksulluğundan tarla işçiliğine, dokuz çocuklu bir aileyi büyütmekten İzmir’deki son yıllarına kadar Anadolu kadınlarının emek ve fedakârlıkla örülmüş hayatlarının temsilcilerinden biri oldu.

Oğlu gazeteci-yazar Yusuf İnan’ın annesi için kaleme aldığı yazılarda Keziban Taş adıyla anılan Keziban İnan’ın nüfus kaydına göre doğum tarihi 1 Temmuz 1933. Gerçek doğum gününün kesin bilinmediğini belirten İnan, annesinin 21 Temmuz 2024’te İzmir’de vefat ettiğini ve Pınarbaşı Kabristanı’na defnedildiğini aktarıyor.

Onun geride bıraktığı miras büyük makamlar, unvanlar veya maddi servet değildi. Çocuklarına tekrar tekrar öğrettiği birkaç temel değer vardı: merhametli olmak, kimsenin hakkına el uzatmamak, helal ile haramı ayırmak, çalışmak ve okuyabilenin mutlaka okumasını sağlamak.

Okula yalnız bir hafta gidebildi

Keziban İnan’ın hayatındaki en büyük ukdelerden biri eğitimdi.

Oğlu Yusuf İnan’ın aktardığına göre küçük Keziban okula başlamış, ancak eğitim hayatı yalnızca bir hafta sürmüştü. Annesi onu okuldan alarak ailenin hayvanlarını otlatmakla görevlendirmişti.

Çocukluğu tarlalarda ve hayvanların peşinde geçti.

Babası Ahmet Taş, yörede ustalığıyla tanınan, aynı zamanda düğünlerde yemek pişiren bir aşçıydı. Bir çocukluk hatırasında Keziban, hayvanları otlatırken bir ağacın altında uyuyakalır. Öküzler Yeşilırmak’ı aşarak uzaklaşır. Babası kızını uyurken bulduğunda ona öfkelenmek yerine eve gitmesini söyler; kendisi atına binip nehri geçerek hayvanları bulup getirir.

Bu küçük aile hatırası, Keziban İnan’ın daha sonra kendi çocuklarına aktardığı merhamet anlayışının da nereden beslendiğine dair önemli bir ipucu taşıyor.

Okuma yazma öğrenme imkânı bulamamış olması hayatı boyunca içinde kaldı.

Oğlunun aktardığına göre yıllar sonra dahi:

“Keşke ben de okula gitseydim.”

diyordu.

Kendisinin okuyamaması, çocuklarının eğitimine karşı ilgisini azaltmadı; aksine onların okuyabilmesi için çalışmasını daha da anlamlı hale getirdi.

Duaları annesinden dinledi, çocuklarına dinleterek öğretti

Keziban İnan’ın okula gidememesi, dinî bilgisini sözlü kültür yoluyla edinmesine yol açtı.

Yusuf İnan’ın anlatımına göre annesi bildiği duaları kendi annesini dinleyerek öğrenmişti. Daha sonra aynı yöntemi kendi çocukları için kullandı.

Çocuklarına duaları okuyarak öğretti; onlar da tekrar ederek ezberledi.

Bu durum, yazılı eğitim imkânlarının sınırlı olduğu Anadolu köylerinde bilginin ve inanç kültürünün kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını gösteren küçük ama önemli bir örnek.

Keziban İnan’ın din anlayışının günlük hayatındaki en belirgin taraflarından biri ise helal-haram hassasiyeti oldu.

Tarlada çalışırken çocuklarının başkasına ait araziden meyve koparmasına izin vermediği, tarla sınırlarına dikkat ettiği ve başkasının malına el uzatmayı kesin biçimde reddettiği oğlu tarafından aktarılıyor.

Onun için din yalnız ibadetlerden ibaret değildi; başka bir insanın hakkına dokunmamak da aynı hayat anlayışının parçasıydı.

İzzet İnan ile 64 yıllık hayat arkadaşlığı

Keziban İnan ile İzzet İnan 25 Ocak 1951’de evlendi.

Bu evlilik, İzzet İnan’ın 9 Aralık 2015’te Uluköy’deki vefatına kadar yaklaşık 64 yıl sürdü.

Çiftin dokuz çocuğu dünyaya geldi. Yusuf İnan’ın anlatımına göre çocuklardan üçü küçük yaşlarda hayatını kaybetti; altı kardeş yaşamını sürdürdü.

Bugünün koşullarıyla düşünüldüğünde Keziban İnan’ın üstlendiği yükün büyüklüğü daha belirgin hale geliyor.

Ev işleriyle birlikte tarım işleri de günlük hayatın ayrılmaz parçasıydı.

Çocuklarının hatıralarında anneleri yalnız evde yemek yapan bir kadın olarak değil, tarlanın başında çalışan ve bütün işi organize eden aile yöneticisi olarak yer aldı.

Yusuf İnan, çocukluğunun annesiyle birlikte tarlalarda geçtiğini anlatıyor.

Soğan, karpuz, tütün ve bamya tarlalarında çocuklar anneleriyle birlikte çalışıyor; en küçük kardeş için iki ağacın arasına salıncak kuruluyor ve çocuk orada uyutuluyordu.

Keziban İnan tırpan biçiyor, çocukları arkasından ürünü bağlıyordu.

Bu hayat, bugün büyük ölçüde ortadan kalkmış geleneksel Anadolu aile ekonomisinin canlı bir örneğiydi.

Çocuklarıyla 15 dönüm buğdayı biçen anne

Keziban İnan’ın hayat hikâyesindeki en çarpıcı ayrıntılardan biri, çocuklarıyla birlikte yaptığı tarım işlerinin büyüklüğü.

Yusuf İnan, annesinin yaşları henüz 8, 7, 6, 5 ve 3 civarında olan çocukları organize ederek 15 dönümlük buğday tarlasının biçilmesini ve harmana gönderilmesini sağlayabildiğini anlatıyor.

Aynı aile, yaklaşık 5 dönümlük şeker pancarını söküyor, yapraklarını temizliyor ve ürünü kantara götürüyordu.

Bu nedenle oğlu onu yalnız çalışkan değil, aynı zamanda:

“İyi bir yönetici”

olarak tanımlıyor.

Bir tarafta tarla, bir tarafta çocuklar, ev işleri, yemek ve hayvanlar…

Keziban İnan’ın neslinin kadınları için bunların çoğu ayrı işler değil, aynı günün farklı saatlerinde yapılması gereken hayatın normal parçalarıydı.

Mutfaktaki becerisi de aile hafızasında kaldı.

Uluköy’ün bakır tepsilerde hazırlanan geleneksel böreğini iyi yapan kadınlardan biri olduğu anlatılıyor. Yemek yapmadaki bu becerisinin, düğün aşçılığı yapan babası Ahmet Taş’tan gelen aile kültürüyle de bağlantılı olduğu düşünülebilir.

‘Merhameti elden bırakmayın’ sözü çocuklarına miras kaldı

Keziban İnan’ın çocuklarının hafızasında en fazla kalan öğüdü, mal veya para hakkında değildi.

Yusuf İnan annesi ile babasının kendilerine öğrettiği en önemli değerin merhamet olduğunu yazıyor.

Annesinin sık sık söylediğini aktardığı söz şuydu:

“İster dağda gezin, ister bağda gezin, merhameti elden bırakmayın.”

Kapısına gelen ihtiyaç sahiplerini boş çevirmemeye çalıştığı, aile içinde yardım etmenin olağan bir davranış olarak kabul edildiği anlatılıyor.

Bu anlayış, eşi İzzet İnan’ın Uluköy’de “fakir babası” olarak hatırlanmasıyla da örtüşüyordu.

İzzet İnan’ın dükkânında ödeme gücü olmayan ihtiyaç sahiplerine veresiye verilmesi, bazı borçların daha sonra silinmesi ve köydeki yoksul insanların korunması, ailenin ortak yaşam anlayışının parçalarıydı.

Yusuf İnan’ın çocukluk hatıralarından birinde, babası namaza giderken dükkânda bulunan oğluna kimseye veresiye vermemesini söyler. O sırada ihtiyaç sahibi dul bir kadın yiyecek ister ancak çocuk babasının talimatı nedeniyle vermez.

Babası geri döndüğünde olayı öğrenince buna üzülür ve köydeki kimsesiz kadınlara toplumun sahip çıkması gerektiğini anlatır.

Yiyecekler daha sonra kadının evine götürülür. Yusuf İnan’ın anne ve babasının hayatını anlatırken bu olayı özellikle hatırlamasının nedeni, evde verilen ahlak eğitiminin önemli örneklerinden biri olmasıdır.

Kıtlık yıllarının izlerini ömrü boyunca taşıdı

Keziban İnan, Türkiye’nin kıtlık, savaş sonrası yoksulluk ve sert köy şartlarının hissedildiği yıllarında büyüdü.

Oğlunun aktardığı aile hatırasına göre çocukken harmanda oynadığı sırada buğday yığınına konulan bir devlet mührünü bozması nedeniyle babası bir süre hapse girmişti.

Ailenin buğdayına jandarma ve vergi görevlilerince el konulduğuna ilişkin çocukluk hatıraları, onun siyasete ve devlet uygulamalarına ilişkin düşüncelerini de etkiledi.

Yusuf İnan, annesinin bu deneyimler nedeniyle dönemin Halk Partisi yönetimini sert şekilde eleştirdiğini aktarıyor. Bu değerlendirmeler tarihî bir kurum tespitinden çok, Keziban İnan’ın çocukluk hafızasında kalan aile tecrübeleri ve bunlara ilişkin kişisel siyasi kanaatleri olarak görülmeli.

Kıtlık dönemleri onun eşya ve nimet anlayışında da iz bıraktı.

Belki de bu nedenle 1990’larda İzmir’e geldiğinde gördüğü yırtık kot pantolonları anlamlandırmakta zorlandı.

1994’te İzmir’de gördüğü yırtık kotları ‘yoksulluk’ sandı

Yusuf İnan’ın annesi hakkında yazdığı makalenin en sıcak hatıralarından biri İzmir’de geçiyor.

Yaklaşık 1994 yılında annesini İzmir Otogarı’ndan alan Yusuf İnan, Güzelyalı’daki evine doğru taksiyle giderken yaya geçidinde genç kızların karşıdan karşıya geçtiğini anlatıyor.

O yıllarda yırtık kot pantolonlar modaydı.

Keziban İnan ise genç kızların pantolonlarının özellikle yırtık olarak satın alındığını bilmiyordu.

Gençliği yırtılan kıyafetleri yamamakla geçmiş bir kadın olarak gördüğü görüntüyü yoksulluk şeklinde algıladı ve oğluna insanların içinde bulundukları duruma şükretmeleri gerektiğini söyledi.

Oğlu kendisine modayı açıklamadı.

Çünkü onun dünyasında kıyafetin yırtılması tercih değil, yokluğun göstergesiydi.

Bu küçük olay, yalnız iki kuşak arasındaki moda anlayışını değil; yoksullukla büyümüş bir Anadolu kadını ile tüketim toplumunun yeni kültürü arasındaki farkı da ortaya koyuyordu.

İzmir’e ilk ziyaretinden sonra Keziban İnan şehre zaman zaman yeniden geldi. Önceleri bir ay, daha sonraki yıllarda altı ay hatta bir yıl kaldığı oldu.

Fakat Uluköy’den kolay kopamadı.

Doğup büyüdüğü coğrafyaya, tarlalarına ve yıllarca yaşadığı evine geri dönmek istiyordu.

Ergüneş Baba Tekkesi ve ailedeki manevi hayat

Keziban İnan’ın hayatında eşi İzzet İnan ile birlikte dinî ve yerel kültüre verdikleri önem de ayrı bir yer tuttu.

Yusuf İnan’ın aile anlatısına göre İzzet İnan, Uluköy’deki Ergüneş Baba Tekkesi’nde medfun bulunan zatı art arda gördüğü rüyaların ardından iki öküzünü satıp dükkân açmış ve elde ettiği imkânlarla tarihî tekkenin onarımına destek vermişti. Bu bölüm, aile içinde aktarılan manevi bir anlatı olduğundan rüya kısmını tarihsel olaydan ayırmak gerekiyor.

Keziban İnan ile eşi köyde Kur’an kurslarının açık tutulmasına önem verdi.

Aile hatıralarında bu kurumların yalnız din eğitimi verilen mekânlar değil, köy hayatının manevi ve toplumsal devamlılığının bir parçası olarak görüldüğü anlaşılıyor.

Her bayram kurban kestirdikleri ve dinî hayatın günlük yaşamın doğal bir parçası olduğu da oğlu tarafından aktarılıyor.

Keziban İnan’ın din anlayışında gösterişten ziyade gündelik hayat ahlakı öne çıkıyordu:

Başkasının tarlasındaki meyveyi almamak.

Kapıya geleni geri çevirmemek.

Çocukları çalıştırırken onların eğitimini de düşünmek.

Aileyi ayakta tutmak.

Ve merhameti kaybetmemek.

İzzet İnan’dan sonra dokuz yıl daha yaşadı

Keziban İnan’ın hayatındaki en ağır kayıplardan biri 64 yıllık eşi İzzet İnan’ın 9 Aralık 2015’te vefatı oldu.

Uzun yıllar aynı evde, aynı tarla ve aile düzeninde birlikte yaşayan çiftin yolları ilk kez ölümle ayrıldı.

Keziban İnan bundan sonra yaklaşık dokuz yıl daha yaşadı.

Yaşı ilerledikçe İzmir’de çocuklarının yanında daha fazla zaman geçirmeye başladı.

Oğlu Yusuf İnan’ın yıllar önce “Kim derdi, Tokat Erbaa doğumlu annem İzmirli olacak” diye anlattığı yolculuk, sonunda beklenmedik biçimde kalıcı hale geldi.

Keziban İnan 21 Temmuz 2024’te İzmir’de, 91 yaşında vefat etti.

İzmir Pınarbaşı Kabristanı’na defnedildi.

Erbaa’da başlayan, Uluköy’ün tarlalarında devam eden ve İzmir’de sona eren 91 yıllık hayat böylece üç farklı Anadolu coğrafyasını birbirine bağladı.

Bir neslin sessiz hayat hikâyesi

Keziban İnan’ın hayatı kamuoyunda tanınmış bir sanatçı, siyasetçi veya yazarın biyografisine benzemiyor.

Tam da bu nedenle Bizi Unutma’nın anlatmak istediği hayat hikâyelerinden biri.

Çünkü toplumların hafızası yalnız meşhur insanların yaşamlarından oluşmuyor.

Tarlada çalışan,

dokuz çocuk dünyaya getiren,

üç evladını küçük yaşta toprağa veren,

altı çocuğunu büyüten,

okuma fırsatı bulamadığı için çocuklarının okumasını isteyen,

dualarını annesinden öğrenip çocuklarına aktaran,

başkasının tarlasındaki tek meyveye dahi el sürdürmeyen,

yıllarca ailesinin yemeğini hazırlayan,

çocuklarıyla birlikte buğday biçen,

pancar söken,

tütün ve bamya tarlasında çalışan milyonlarca Anadolu kadınının da hikâyesi var.

Keziban İnan bu neslin temsilcilerinden biriydi.

Oğlu Yusuf İnan, annesinin ölümünün ardından kaleme aldığı yazısında onun neslinin giderek ortadan kalktığını ve Uluköy’de bir devrin kapandığını ifade ediyor.

Geride kalan en önemli mirası belki de çocuklarına söylediği şu birkaç kelimede saklıydı:

“Merhameti elden bırakmayın.”

1933’te başlayan 91 yıllık bir ömürden geriye, tarlalarda geçen çalışma günleri, aile sofraları, öğretilen dualar, yetiştirilen çocuklar ve kuşaktan kuşağa aktarılacak hatıralar kaldı.

BiziUnutma.com

Tepkiniz Nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenme Beğenme 0
Aşk Aşk 0
Komik Komik 0
Vay Vay 0
Üzgün Üzgün 0
Kızgın Kızgın 0

Yorumlar (0)

User