Uğur Mumcu kimdir? Araştırmacı gazeteciliğin simge ismi ve mirası
Uğur Mumcu’nun hukuk eğitiminden araştırmacı gazeteciliğe uzanan yaşamı, eserleri, 24 Ocak 1993 suikastı ve Türkiye basınına bıraktığı miras.
Ahmet Taş | Bizi Unutma
ANKARA, TÜRKİYE — Araştırmacı gazeteciliğin Türkiye’deki simge isimlerinden Uğur Mumcu, hukukçu kimliğini belgeye dayalı habercilikle birleştirdi; yolsuzluk, silah kaçakçılığı, siyaset ve terör dosyalarını araştırırken 24 Ocak 1993’te bombalı suikastla öldürüldü.
Aradan 33 yılı aşkın süre geçmesine rağmen Mumcu, yalnızca uğradığı suikastla değil; gazeteciliği bir belge toplama, doğrulama ve kamu adına hesap sorma faaliyeti olarak gören meslek anlayışıyla hatırlanıyor. Kitapları, Cumhuriyet gazetesindeki yazıları ve araştırmaları bugün de Türkiye’nin yakın siyasi tarihine ilişkin önemli kaynaklar arasında değerlendiriliyor.
Kırşehir’den Ankara Hukuk’a uzanan bir yaşam
Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de, tapu kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey ile Nadire Hanım’ın dört çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geldi. Çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bölümünü Ankara’da geçirdi. İlköğrenimine Ankara Ulus’taki Devrim İlkokulunda başladı; daha sonra Cumhuriyet Ortaokulu ve Ankara Deneme Lisesini bitirdi.
1961’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Mumcu, henüz üniversite öğrencisiyken yazılarıyla dikkat çekmeye başladı. 1962’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazısıyla Yunus Nadi Ödülü’nü aldı. Bir yıl sonra fakültedeki öğrenci derneğinin başkanlığına seçildi.
1965’te Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra bir süre avukatlık yaptı. 1969’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsünde Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta’nın asistanı oldu. Hukuk eğitiminin Mumcu’nun sonraki gazeteciliğinde belirgin bir etkisi oldu; yazılarında iddiaları belge, mevzuat, mahkeme dosyaları ve resmî kayıtlarla desteklemeye önem verdi.
Tutukluluk yılları ve ‘Sakıncalı Piyade’
Türkiye’nin 12 Mart 1971 askeri müdahalesi sonrasındaki siyasi ortamı, Uğur Mumcu’nun yaşamında da önemli bir kırılma yarattı. um:ag’ın yayımladığı yaşam öyküsüne göre Mumcu, 17 Mayıs 1971’de gözaltına alındı ve yaklaşık bir ay sonra serbest bırakıldı.
Askerliğe hazırlanırken bu kez “orduya hakaret” suçlamasıyla tutuklandı. Mamak Askerî Cezaevi’nde yaklaşık bir yıl kaldı; yedi yıl hapis cezasına mahkûm edildi ancak karar Yargıtay tarafından bozuldu ve 10 Ekim 1972’de serbest bırakıldı. Ardından askere alındı.
Tuzla Piyade Okulundaki eğitimin ardından yedek subay yapılmayarak er statüsünde Ağrı’nın Patnos ilçesine gönderildi. 31 Ocak 1974’te askerlik hizmetini tamamladı. Daha sonra yedek subaylık hakkı için açtığı davayı kazandı.
Mumcu, bu dönemde yaşadıklarını yıllar sonra en bilinen eserlerinden “Sakıncalı Piyade” ile anlattı. Kitap, Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarlandı ve Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından yüzlerce kez sahnelendi.
Cumhuriyet’te belgeye dayalı gazetecilik
Askerliğinin ardından üniversitedeki akademik görevinden ayrılan Mumcu, profesyonel gazeteciliğe yöneldi. 25 Şubat 1974’te Yeni Ortam gazetesinde yazmaya başladı. Bir yıl sonra, 18 Mart 1975’te Cumhuriyet gazetesindeki “Gözlem” köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı dönemde Anka Ajansı’nda da çalıştı.
1975’te Altan Öymen ile hazırladığı “Mobilya Dosyası”, siyaset ile ticari ilişkilerin araştırılması açısından dönemin dikkat çeken gazetecilik çalışmalarından biri oldu. Mumcu ilerleyen yıllarda siyaset, kamu kaynaklarının kullanımı, silah kaçakçılığı, terör örgütleri, tarikat yapılanmaları ve devlet içindeki ilişkiler üzerine çok sayıda dosya hazırladı.
1977’de Cumhuriyet’in kadrolu yazarı oldu. Aynı yıl “Sakıncalı Piyade” ve “Bir Pulsuz Dilekçe” yayımlandı. “Gözlem” köşesi zamanla onun adıyla özdeşleşti.
Özel yaşamında ise 1976’da Güldal Homan ile evlendi. Çiftin 1977’de Özgür, 1981’de Özge adını verdikleri çocukları dünyaya geldi.
Silah kaçakçılığından Rabıta’ya uzanan araştırmalar
Uğur Mumcu’nun gazeteciliğinin ayırt edici yönlerinden biri, güncel olayları tek başına ele almak yerine bunların arkasındaki siyasi, ekonomik ve örgütsel bağlantıları araştırmasıydı.
1981’de yayımlanan “Silah Kaçakçılığı ve Terör” kitabında terör olaylarıyla yasa dışı silah ticareti arasındaki bağlantıları inceledi. Mehmet Ali Ağca’nın Abdi İpekçi cinayeti ve Papa II. Jean Paul’e yönelik saldırısıyla ilgili gelişmeleri uzun süre takip etti; “Ağca Dosyası” ve daha sonra “Papa-Mafya-Ağca” kitaplarını yayımladı.
1987’de yayımlanan “Rabıta”, Mumcu’nun en çok bilinen araştırma kitaplarından biri oldu. Ardından “12 Eylül Adaleti”, “Tarikat-Siyaset-Ticaret”, “40’ların Cadı Kazanı”, “Kâzım Karabekir Anlatıyor”, “Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925” ve “Gazi Paşa’ya Suikast” gibi eserler geldi.
um:ag’ın yayın arşivinde Mumcu’ya ait veya çalışmalarından oluşturulan onlarca kitap bulunuyor. Bunlar arasında “Suçlular ve Güçlüler”, “Çıkmaz Sokak”, “Tüfek İcad Oldu”, “Terörsüz Özgürlük”, “Bir Uzun Yürüyüş” ve “Söz Meclisten İçeri” de yer alıyor.
1991’de Cumhuriyet’te yaşanan yönetim tartışmaları sırasında yaklaşık 80 çalışma arkadaşıyla gazeteden ayrılan Mumcu, Şubat-Mayıs 1992 arasında Milliyet’te yazdı. Cumhuriyet’teki yönetim değişikliğinin ardından 7 Mayıs 1992’de yeniden Cumhuriyet’e döndü. Son döneminde Hizbullah, PKK, Kürt sorunu ve kontrgerilla tartışmaları üzerine çalışıyordu.
24 Ocak 1993: Ankara’da bombalı suikast
Takvimler 24 Ocak 1993 Pazar gününü gösterdiğinde Uğur Mumcu 50 yaşındaydı.
Ankara’daki evinin önünde bulunan otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti. Suikast, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en çok tartışılan cinayetlerinden biri haline geldi.
Mumcu öldürülmeden yalnızca 11 gün önce Harp Akademilerinde gazetecilik üzerine bir konferans vermişti. um:ag kayıtlarına göre son döneminde PKK ile Kürt sorununu birbirinden ayıran bir yaklaşımla araştırmalarını sürdürüyordu ve daha sonra “Kürt Dosyası” adıyla yayımlanan çalışma üzerinde çalışıyordu.
Ölümü Türkiye’de büyük yankı yarattı. Mumcu’nun öldürüldüğü yer yıllar içinde yalnızca bir suikast mahalli değil, gazetecilik, demokrasi ve adalet taleplerinin dile getirildiği sembolik bir anma alanına dönüştü.
Meclis raporlarında soruşturma eksiklikleri
Uğur Mumcu cinayetinin araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde de çalışmalar yürütüldü. 1993’te faili meçhul siyasi cinayetleri incelemek amacıyla oluşturulan komisyonun ardından, 1997’de doğrudan Uğur Mumcu cinayetini araştırmak üzere ayrı bir Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu.
TBMM kayıtlarında daha sonraki yıllarda yapılan değerlendirmelerde komisyonun; kurumlar arasında yeterli koordinasyon bulunmaması, Mumcu’ya yeterli korumanın sağlanamaması, soruşturmanın gizliliği, delillerin toplanması ve soruşturmanın yürütülme biçimi konusunda çeşitli eksiklikler tespit ettiği belirtildi.
Cinayetin ardındaki bütün ilişkilerin ve sorumluluk zincirinin açığa çıkarılması talebi ise yıllar boyunca sürdü. Uğur Mumcu’nun ölümünün 33. yılı olan 24 Ocak 2026’da ailesi, siyasetçiler ve vatandaşlar yine Ankara’daki evinin önünde toplandı; Mumcu’nun öldürüldüğü alana karanfiller bırakıldı ve mumlar yakıldı.

‘Vurulduk ey halkım, unutma bizi’
Uğur Mumcu’nun BiziUnutma.com açısından belki de en anlamlı metinlerinden biri, öldürülmesinden yaklaşık 18 yıl önce kaleme aldığı “Sesleniş” yazısıdır.
25 Ağustos 1975’te Cumhuriyet’te yayımlanan yazıda Mumcu, farklı dönemlerde düşünceleri nedeniyle hayatını kaybeden gençleri ve aydınları anlatırken bugün kendi adıyla da özdeşleşen şu çağrıyı yapmıştı:
“Vurulduk ey halkım, unutma bizi!..”
“Sesleniş”, yıllar sonra Mumcu’nun anısının simgelerinden birine dönüştü. Metnin aslı bugün Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın arşivinde de yayımlanıyor.
Uğur Mumcu’nun ölümünden sonra eşi Güldal Mumcu, çocukları Özgür ve Özge ile birlikte onun gazetecilik anlayışının ve eserlerinin yaşatılması amacıyla Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag) kuruluşuna öncülük etti. Vakıf 1994’ten bu yana araştırmacı gazetecilik eğitimleri, yayınlar ve anma etkinlikleri düzenliyor.
Uğur Mumcu bugün bir dönemin köşe yazarı olmanın ötesinde, gazetecinin belgeye ulaşması, bilgiyi doğrulaması ve güçlü kişi ya da kurumlar karşısında kamu adına soru sorması gerektiğini savunan bir meslek anlayışının sembol isimlerinden biri olarak hatırlanıyor.
Onun 1975’te başkaları için yazdığı “unutma bizi” çağrısı, 24 Ocak 1993’ten sonra Türkiye’nin toplumsal hafızasında kendisi için de söylenen bir cümleye dönüştü.
BiziUnutma.com
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenme
0
Aşk
0
Komik
0
Vay
0
Üzgün
0
Kızgın
0
Yorumlar (0)