Hz. Hızır kimdir? Hz. Musa kıssası ve Risale-i Nur’daki Hızır yorumu
Hz. Hızır’ın Hz. Musa ile Kur’an’da anlatılan yolculuğu, üç olayın hikmeti ve Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur’daki Hızır açıklaması.
Ahmet Taş | Bizi Unutma
İKİ DENİZİN BİRLEŞTİĞİ YER — Kur’an-ı Kerim’de adı açıkça zikredilmeyen ancak İslam geleneğinde Hızır olarak tanınan Allah’ın salih kulu, Hz. Musa ile yaptığı sıra dışı yolculukla sabır, hikmet ve insan bilgisinin sınırlarını anlatan önemli bir kıssanın merkezinde yer alır.
Kehf Suresi’nin 60-82. ayetlerinde Hz. Musa’nın karşılaştığı bu kişinin Allah tarafından özel bir rahmet ve bilgiyle desteklendiği belirtilir. Gemiyi kusurlu hale getirmesi, bir gencin hayatına son vermesi ve kendilerini misafir etmeyen bir yerde yıkılmak üzere olan duvarı karşılıksız onarması Hz. Musa’ya ilk anda anlaşılmaz gelir. Yolculuğun sonunda ise görünen olayların arkasındaki farklı hikmetler açıklanır. Diyanet İşleri Başkanlığının tefsirinde müfessirlerin çoğunluğunun bu kişinin Hızır olduğu ve peygamber olduğunu savunan âlimlerin çoğunlukta bulunduğu aktarılır.
Kur’an’da Hızır adı geçiyor mu?
Kur’an-ı Kerim’de doğrudan “Hızır” ismi bulunmaz.
Kehf Suresi’nin 65. ayetinde Hz. Musa’nın karşılaştığı kişi, Allah’ın “kullarımızdan bir kul” diye tanımladığı; kendisine katından rahmet ve özel bilgi verilen biri olarak anlatılır.
Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde, bu kişinin kimliği Kur’an’da belirtilmemesine rağmen müfessirlerin büyük çoğunluğunun Hızır aleyhisselâm olduğu görüşünde birleştiği kaydedilir. Aynı kaynakta Hızır’ın peygamberliği meselesinde kesin bir hüküm bulunmadığı; ancak Hz. Musa’nın kendisinden ilim öğrenmesi ve özellikle “Ben bunu kendiliğimden yapmadım” ifadesi nedeniyle peygamber olduğunu savunan âlimlerin çoğunlukta olduğu belirtilir. Diğer bir grup ise Hızır’ı veli ve salih kul kabul eder.
Buhârî ve Müslim’de aktarılan hadisler, Kehf Suresi’ndeki kişinin Hızır olduğunu açıklayan temel kaynaklar arasında yer alır. Diyanet tefsiri de Hz. Peygamber’in kıssayı açıklayan hadislerini aktarırken bu kişiden Hızır olarak söz eder.
Hızır adının “yeşil” anlamıyla ilişkili olduğu, geçtiği veya oturduğu yerin yeşermesi nedeniyle bu isimle anıldığı da hadis ve İslamî kaynaklarda aktarılan açıklamalar arasındadır.
Hz. Musa neden Hızır’ı bulmak için yola çıktı?
Sahih hadislerde anlatıldığına göre Hz. Musa bir gün İsrailoğulları’na hitap ederken kendisine insanların en bilgilisinin kim olduğu soruldu.
Hz. Musa kendisini işaret eden bir cevap verdi.
Bunun üzerine Allah ona, iki denizin birleştiği yerde kendisinden farklı bir bilgi verilmiş bir kul bulunduğunu bildirdi.
Hz. Musa bu kişiyi nasıl bulacağını sorduğunda yanına bir balık alması ve balığın kaybolduğu yerde aradığı kişiyi bulacağı bildirildi.
Hz. Musa yardımcısıyla birlikte yola çıktı. Kur’an’da yardımcının adı verilmez; tefsir kaynaklarında bu kişinin Yûşâ b. Nûn olduğu aktarılır.
Kur’an, Hz. Musa’nın kararlılığını şu şekilde anlatır: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya veya uzun yıllar boyunca yürümek zorunda kalsa dahi yoluna devam edecektir.
Bir kayanın yanında dinlenirken yanlarında taşıdıkları balık olağanüstü biçimde denize gider. Yardımcısı bunu Hz. Musa’ya söylemeyi unutur.
Yola devam ettikten sonra olay hatırlanınca Hz. Musa:
“İşte aradığımız yer orasıydı.”
diyerek geri döner.
Ve burada Hızır ile karşılaşır.
“İki denizin birleştiği yer”, yani Mecmaü’l-Bahreyn’in neresi olduğu kesin biçimde bilinmez. Akdeniz-Kızıldeniz çevresinden farklı bölgelerdeki su yollarına kadar birçok görüş ileri sürülmüştür. Kur’an ve sahih hadislerde açık coğrafi konum verilmediğinden bugün belirli bir yeri kesin olarak Hz. Musa ile Hızır’ın buluştuğu nokta ilan etmek mümkün değildir.
Geminin kusurlu hale getirilmesinin arkasındaki hikmet
Hz. Musa, Hızır’a kendisine öğretilen bilgiden öğrenmek amacıyla onunla birlikte gitmek istediğini söyledi.
Hızır ise Hz. Musa’nın göreceği olaylara sabredemeyeceğini belirtti.
Aralarında bir şart konuldu: Hızır kendisi açıklamadıkça Hz. Musa gördüğü olaylar hakkında soru sormayacaktı.
Birlikte bir gemiye bindiler.
Hızır gemiye zarar verecek bir işlem yaptı. Hz. Musa şaşırdı ve gemideki insanlara zarar verebilecek bu davranışa itiraz etti.
Ancak yolculuğun sonunda gerçek ortaya çıktı.
Gemi geçimlerini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. İleride sağlam gemilere zorla el koyan bir hükümdar bulunuyordu. Gemide oluşturulan kusur sayesinde hükümdarın gemiyi almaması sağlanacaktı.
Dolayısıyla Hz. Musa’nın ilk anda zarar olarak gördüğü davranış, gerçekte daha büyük bir zararı önlemeye yönelikti.
Kıssanın ilk büyük mesajı böylece ortaya çıkar:
İnsan olayların yalnız görünen yüzünü bilir; gelecekteki bütün sonuçları aynı anda göremez.
Gencin ölümü ve yetimlerin duvarı
İkinci olay çok daha ağırdır.
Hızır bir gençle karşılaşır ve onun hayatına son verir.
Hz. Musa bu kez çok daha güçlü biçimde itiraz eder. Görünürde suçsuz bir insanın öldürülmesini kabul etmez.
Yolculuğun sonunda Hızır olayın kendisine bildirilen hikmetini açıklar: Gencin anne ve babası mümindir; onun gelecekte anne ve babasını azgınlık ve inkâra sürüklemesinden endişe edildiği, Allah’ın onlara daha temiz ve merhametli bir evlat vermesinin istendiği anlatılır.
Bu bölümün sıradan insanlar için bir davranış modeli olmadığı özellikle önemlidir.
Hızır sonunda:
“Ben bunu kendiliğimden yapmadım.”
anlamındaki ifadeyi kullanır. Bu nedenle İslam âlimleri, kıssanın herhangi bir insanın “gizli hikmeti biliyorum” diyerek hukukun ve dinin hükümlerinin dışına çıkmasına gerekçe olamayacağını vurgular.
Üçüncü olayda Hz. Musa ile Hızır kendilerini misafir etmeyen bir yerleşim yerine gelir.
Buna rağmen Hızır yıkılmak üzere olan bir duvarı ücretsiz olarak onarır.
Hz. Musa:
“İsteseydin bunun karşılığında ücret alabilirdin.”
anlamında itiraz eder.
Böylece yolculuk sona erer.
Hızır duvarın iki yetim çocuğa ait olduğunu ve altında onlara bırakılmış bir hazine bulunduğunu açıklar. Babaları salih bir kişidir. Çocuklar büyüyünceye kadar hazine ortaya çıkmasın diye duvar ayakta tutulmuştur.
Üç olayın da ortak noktasında insanın ilk anda göremediği sonuçlar vardır:
Yoksulların gemisi korunmuştur.
Bir ailenin geleceği korunmuştur.
Yetimlerin hakkı korunmuştur.
Bediüzzaman Said Nursî: “Hızır hayattadır”
Hızır’ın hâlen hayatta olup olmadığı İslam düşüncesinde en fazla tartışılan konulardan biridir.
Diyanet İşleri Başkanlığının Kur’an Yolu tefsirinde, müfessirlerin çoğunluğunun Enbiyâ Suresi’nin “Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik” anlamındaki 34. ayeti ve başka deliller nedeniyle Hızır’ın vefat ettiği kanaatinde olduğu belirtilir. Hızır’ın maddî dünyadan farklı bir varlık düzeyinde bulunduğunu söyleyen görüşlerin de mevcut olduğu aktarılır.
Bediüzzaman Said Nursî ise Risale-i Nur’da farklı bir görüş ortaya koyar.
Risale-i Nur Külliyatı’nın Mektubat adlı eserinin Birinci Mektubu, doğrudan şu soruyla başlar:
“Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır?”
Said Nursî’nin cevabı açıktır:
“Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir.”
Bediüzzaman burada meseleyi, bildiğimiz biyolojik hayat ile Hızır’a nispet edilen hayat tarzının aynı olmadığı düşüncesi üzerinden açıklar.
Nursî’ye göre hayatın beş farklı mertebesi vardır.
Birinci mertebe bizim yaşadığımız dünya hayatıdır. İnsan; yemek, içmek, uyumak, belirli bir mekânda bulunmak ve bedenin diğer ihtiyaçları gibi çok sayıda kayıtla sınırlıdır.
İkinci hayat mertebesine ise Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ı yerleştirir.
Bediüzzaman, onların hayatının normal insan hayatına göre “bir derece serbest” olduğunu söyler. Onların bizim gibi insanî ihtiyaçlara sürekli bağlı olmadıklarını, istedikleri zaman yiyip içebildiklerini ancak bunu bizim gibi zorunlu olarak yapmak durumunda olmadıklarını ifade eder. Ayrıca aynı zaman diliminde farklı yerlerde görülmelerine ilişkin velilerin aktardığı tecrübeleri bu hayat mertebesinin bir işareti olarak değerlendirir.
Bu yaklaşımda Hızır’ın “hayatta olması”, sıradan bir insanın binlerce yıl boyunca aynı biyolojik şartlarla yaşaması anlamına gelmez.
Bediüzzaman’ın görüşü, Hızır’ın normal dünya hayatından daha serbest bir hayat tabakasında bulunduğu şeklindedir.
Bu nokta, Risale-i Nur’un Hızır meselesine getirdiği en önemli açıklamadır.
Risale-i Nur’da “Makam-ı Hızır” ne anlama geliyor?
Bediüzzaman, Birinci Mektup’ta yalnız Hızır’ın hayatını değil, tasavvuf geleneğindeki Hızır’la görüşme anlatılarını da açıklamaya çalışır.
Nursî, velayet makamları içerisinde “Makam-ı Hızır” adı verilen bir makam bulunduğunu yazar.
Bu makama ulaşan bir velinin Hızır’dan ders aldığını ve Hızır’la görüştüğünü belirtir. Ancak burada dikkat çekici bir uyarı da yapar:
Bazen bu makamın sahibi olan kişi, yanlış biçimde Hızır’ın kendisi zannedilebilir.
Bu açıklama, halk kültüründe birbirinden çok farklı dönemlerde ve coğrafyalarda “Hızır’ı gördüm” şeklinde ortaya çıkan anlatıları Risale-i Nur açısından değerlendirmek için önemli bir çerçeve sunar.
Said Nursî, Hızır’ın hayatını anlattıktan sonra üçüncü hayat mertebesinde Hz. İdris ile Hz. İsa’yı, dördüncü mertebede şehitlerin hayatını ele alır. Böylece onun yaklaşımında dünya hayatı tek tip değildir; varlığın farklı hayat tabakaları vardır.
Bu görüş, bütün İslam âlimlerinin ittifak ettiği bir hüküm değildir.
Dolayısıyla BiziUnutma.com gibi bilgi amaçlı bir içerikte doğru ifade şu şekilde kurulmalıdır:
Bediüzzaman Said Nursî, Hz. Hızır’ın hayatta olduğunu ve normal insan hayatından farklı ikinci bir hayat mertebesinde bulunduğunu savunmaktadır. Buna karşılık birçok klasik müfessir ve Diyanet’in aktardığı çoğunluk görüşü, Hızır’ın vefat ettiği yönündedir.
Bu iki değerlendirme İslam düşünce geleneğinde yan yana bulunmaktadır.
Âb-ı hayat, Hıdırellez ve Hızır’ın zor zamanda yetişmesi
Hızır’ın âb-ı hayat, yani hayat suyundan içerek kıyamete kadar yaşayacağı anlatısı halk kültüründe oldukça yaygındır.
Ancak Kur’an’da ve sahih hadislerde Hızır’ın bir ölümsüzlük suyundan içtiğine ilişkin açık bilgi yoktur.
Tasavvuf ve halk kültüründe ise Hızır’ın zaman ve mekânın ötesinde dolaşan, sıkıntıya düşen insanlara yardım eden bir şahsiyet olarak tasavvur edildiği görülür. TDV İslâm Ansiklopedisi, Hızır kıssasının özellikle tasavvuf çevrelerinde irşad ve ilm-i ledün düşüncesinin güçlü sembollerinden birine dönüştüğünü belirtir.
Türkçedeki “Hızır gibi yetişmek” sözü de tam bu anlayışın ürünüdür.
Zor anda hiç beklenmedik bir yardımın gelmesi, Hızır kültürüyle ilişkilendirilmiştir.
Hıdırellez ise Hızır ile Hz. İlyas’ın yılda bir gün buluştuğuna ilişkin halk inancı etrafında gelişen bahar kutlamasıdır. Bunun Kur’an ve sahih hadislerde belirlenmiş bir buluşma tarihi olmadığı unutulmamalıdır.
Hatay’ın Samandağ ilçesindeki Hıdırbey Musa Ağacı da bu kültürün Anadolu’daki güçlü örneklerinden biridir.
Hatay Valiliğinin aktardığı yöresel rivayete göre Hz. Musa ile Hz. Hızır Samandağ sahilinde buluştuktan sonra birlikte dağa çıkar. Hz. Musa bir noktada asasını toprağa saplayarak su içmeye gider; geri döndüğünde asasının yeşererek fidana dönüştüğünü görür. Bugünkü anıt ağaç bu rivayetle ilişkilendirilir. Ancak resmî kaynak dahi bunu tarihî olgu değil rivayet ve efsane olarak aktarır.
Hızır kıssasının asıl mesajı: İnsan her şeyi göremez
Hz. Hızır’ın doğum tarihi bilinmiyor.
Gerçek adı hakkında kesin bilgi yok.
Nerede yaşadığı bilinmiyor.
Peygamber mi veli mi olduğu konusunda görüş ayrılığı bulunuyor.
Hâlen hayatta bulunup bulunmadığı konusunda da İslam âlimleri farklı değerlendirmeler yapıyor.
Buna rağmen Hızır kıssasının Kur’an’daki temel mesajı oldukça açıktır.
Hz. Musa gibi büyük bir peygamber dahi Allah’ın kendisine göstermediği bazı hikmetleri başlangıçta bilemeyebilir.
Geminin delinmesi kötülük gibi görünür ancak yoksulların malını kurtarır.
Duvarın karşılıksız yapılması anlamsız görünür ancak iki yetimin gelecekteki hakkını korur.
Kıssa bu yönüyle insanın bilgisinin sınırlarını hatırlatır.
Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur’da yaptığı yorum ise kıssaya başka bir boyut ekler. Ona göre Hızır’ın varlığı yalnız geçmişte yaşanmış bir olay değildir; Hızır ve İlyas, insanın alışık olduğu dünya hayatından daha serbest ikinci bir hayat mertebesinde yaşamaya devam etmektedir.
Bu görüş İslam âlimleri arasında tartışmalı olmakla birlikte Risale-i Nur geleneğinde Hızır anlayışının temelini oluşturur.
Kur’an’daki kıssanın sonuna gelindiğinde ise tartışmasız biçimde öne çıkan ifade değişmez.
Hızır yaptığı olağanüstü işlerin kaynağını kendisine bağlamaz:
“Ben bunu kendiliğimden yapmadım.”
Böylece Hz. Musa ile Hızır’ın yolculuğu, yalnız bilinmeyen sırların hikâyesi olmaktan çıkar; ilim karşısında tevazu, görünene bakarak acele hüküm vermemek, sabır ve Allah’ın hikmetine güvenmek üzerine güçlü bir ders haline gelir.
BiziUnutma.com
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenme
0
Aşk
0
Komik
0
Vay
0
Üzgün
0
Kızgın
0
Yorumlar (0)