Bediüzzaman Said Nursi kimdir? Hayatı, eserleri ve Risale-i Nur mirası
Bediüzzaman Said Nursi’nin Bitlis’ten başlayan hayatı, Medresetüzzehra ideali, savaş ve esaret yılları, Risale-i Nur eserleri ve bıraktığı fikrî miras.
Ahmet Taş | Bizi Unutma
BİTLİS / TÜRKİYE — Son dönem Osmanlı âlimlerinden ve Risale-i Nur merkezli dinî-fikrî hareketin kurucu ismi Bediüzzaman Said Nursi, savaş, esaret, sürgün, hapis ve mahkemelerle geçen 82 yıllık hayatının önemli bölümünü iman, eğitim ve Kur’an üzerine eserler kaleme almaya adadı.
1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelen Said Nursi, geleneksel medrese eğitiminden modern bilimlere, Osmanlı’nın son siyasi tartışmalarından Birinci Dünya Savaşı cephelerine, Rus esaretinden Cumhuriyet dönemindeki Barla sürgününe kadar sıra dışı bir hayat yaşadı. Onun en kalıcı mirası ise Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualar başta olmak üzere farklı eserlerden meydana gelen Risale-i Nur Külliyatı oldu. TDV İslâm Ansiklopedisi Said Nursi’yi “son dönem Osmanlı âlimi ve Nurculuk hareketinin kurucusu” olarak tanımlıyor.
Nurs köyünden başlayan eğitim hayatı
Said Nursi’nin kendi özgeçmişinde verdiği bilgiye göre doğum tarihi hicrî 1295’e, miladi olarak 1878 yılının Ocak-Mart ayları arasına denk geliyor. Babası yörede sûfî kişiliğiyle tanınan Mirza, annesi ise Nûriye Hanım’dı. İlk eğitimini ağabeyi Abdullah’tan aldıktan sonra Doğu Anadolu’daki çeşitli medreselerde öğrenimine devam etti.
Çocukluk ve gençlik yıllarında güçlü hafızası ve hızlı öğrenme yeteneğiyle dikkat çektiği aktarılır. Doğubayazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî’nin yanında eğitim gördü ve TDV’ye göre 1892’de, henüz 14 yaşındayken icazet aldı.
Daha sonra Siirt’te Molla Fethullah Efendi ile görüştü. Kaynaklarda Fethullah Efendi’nin çeşitli ilimlerden sorduğu sorulara verdiği cevaplar ve hafıza gücü nedeniyle kendisine, meşhur âlim ve edip Bedîüzzaman el-Hemedânî’ye atfen “Bediüzzaman” lakabının verildiği naklediliyor. Kelime, genel anlamıyla “zamanın eşsizi, zamanın harikası” şeklinde açıklanabilir.
Bitlis ve Van yılları Nursi’nin düşünce dünyasında önemli bir değişime yol açtı. Van Valisi Tâhir Paşa’nın zengin kütüphanesinden yararlanarak matematik, astronomi, coğrafya ve dönemin diğer modern bilimlerine ilişkin eserleri inceledi. Bu çalışmalar, geleneksel medrese eğitiminin çağın bilimleriyle birlikte ele alınması gerektiği düşüncesini güçlendirdi.
Hayatının büyük eğitim projesi: Medresetüzzehra
Said Nursi’nin gençliğinden itibaren üzerinde durduğu en önemli projelerden biri Medresetüzzehra adını verdiği üniversite modeliydi.
Nursi, Doğu Anadolu’da kurulmasını istediği bu eğitim kurumunda dinî ilimlerle modern bilimlerin birlikte okutulmasını savunuyordu. Ona göre yalnız dinî ilimlerle veya yalnız modern bilimlerle yetinen bir eğitim sistemi yeterli değildi; akıl ile kalbin birlikte eğitilmesi gerekiyordu.
Projesini devlet yönetimine anlatmak amacıyla İstanbul’a gitti. Sultan II. Abdülhamid döneminde doğuda bir üniversite kurulması için girişimlerde bulundu ancak ilk teşebbüsünden sonuç alamadı.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra hürriyet, meşveret ve anayasal yönetim konularında aktif biçimde konuşmaya başladı. Meşrutiyeti destekledi ancak hürriyetin ahlak ve hukukla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
31 Mart Vakası’nın ardından olaylarla bağlantılı olduğu iddiasıyla 1 Mayıs 1909’da tutuklandı. Daha sonra Divan-ı Harb-i Örfî adıyla yayımlanan savunmasını yaptı ve mahkeme tarafından beraat ettirildi.
İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Doğu Anadolu’daki aşiretleri dolaşarak hürriyet, meşrutiyet, meşveret ve toplumsal birlik gibi meseleleri anlattı.
1911’de Şam’a gitti ve Emeviyye Camii’nde daha sonra Hutbe-i Şamiye adıyla yayımlanan konuşmasını yaptı. Aynı yıl Sultan Mehmed Reşad’ın Rumeli seyahatine katıldı.
Medresetüzzehra projesi için devlet desteği sağlandı ve 1912’de Van Gölü kıyısında üniversitenin temeli atıldı. Ancak Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya Savaşı projenin tamamlanmasını engelledi.
Birinci Dünya Savaşı, cephe yılları ve Rus esareti
Birinci Dünya Savaşı başladığında Said Nursi yalnız bir medrese âlimi olarak kalmadı; talebeleriyle birlikte doğu cephesinde savaşa katıldı.
TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre 1915’te gönüllülerden oluşan bir milis gücü kurarak kaymakam rütbesiyle Osmanlı ordusuna katıldı. Van, Muş ve Bitlis çevresindeki çatışmalarda görev aldı. Bu dönemde pek çok öğrencisini savaşta kaybetti.
Cephede bulunduğu sırada Kur’an tefsiri İşârâtü’l-İ‘câz üzerinde çalıştı. Eserin önemli bölümlerinin savaş şartları altında yazılması Said Nursi’nin hayatındaki dikkat çekici olaylardan biri oldu.
Bitlis savunması sırasında yaralandı ve Rus birliklerine esir düştü. Rusya’ya götürülerek Volga nehri kıyısındaki Kostroma’da tutuldu.
Yaklaşık iki yıl süren esaret hayatının ardından kaçmayı başardı; Avrupa üzerinden ilerleyerek 1918’de İstanbul’a döndü.
Dönüşünün ardından Osmanlı Devleti’nin İslam dünyasının meselelerini ele almak üzere kurduğu ilmî kurum Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’ye üye olarak tayin edildi. Bu kurumda Mehmed Âkif Ersoy ve dönemin başka önemli ilim insanlarının da görev aldığı biliniyor.
İstanbul işgali, Ankara ve ‘Yeni Said’ dönemi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un İtilaf devletleri tarafından işgal edilmesi Said Nursi’nin hayatındaki bir diğer önemli dönemeç oldu.
1920’de İngiliz işgaline karşı yazılar kaleme aldı. Anadolu’da başlayan Millî Mücadele aleyhine verilen fetvaya da karşı çıktı ve işgal kuvvetlerine karşı savaşanların asi sayılamayacağını savundu. Bu tutumu nedeniyle Ankara’daki yeni Meclis tarafından davet edildi.
Ancak Ankara’daki siyasi atmosfer Said Nursi’nin bundan sonraki hayatını belirleyecek tercihinin de ortaya çıkmasına yol açtı.
Nursi, kendi hayatını daha sonra “Eski Said”, “Yeni Said” ve “Üçüncü Said” şeklinde dönemlere ayırdı. Bu ayrımı inançlarının değişmesi şeklinde değil, İslam’a hizmet ederken benimsediği yöntemlerin değişmesi olarak açıkladı.
“Eski Said” döneminde siyasi ve toplumsal meselelerle daha doğrudan ilgilenirken, “Yeni Said” döneminde siyasetten uzaklaşarak iman ve Kur’an meselelerini merkeze koydu.
1923’te Van’a döndü ve Erek Dağı civarında daha sakin bir hayat yaşamaya başladı.
1925’te Şeyh Said İsyanı çıktıktan sonra hükümet tarafından Van’dan alınarak önce Erzurum’a, ardından İstanbul ve Burdur’a gönderildi. Burdur’daki mecburi ikametin ardından 1926’da Isparta’nın Barla köyüne sürgün edildi.
Barla yılları ve Risale-i Nur’un doğuşu
Said Nursi’nin hayatında en kalıcı iz bırakan dönemlerden biri Barla’da geçirdiği yaklaşık sekiz yıl oldu.
Burada siyasetten uzak biçimde iman, Kur’an, yaratılış, ölüm, ahiret, insanın varlık amacı ve modern çağda inancın karşı karşıya kaldığı meseleler üzerinde yoğunlaştı.
Daha sonra Risale-i Nur Külliyatı adı altında toplanacak eserlerinin büyük bölümünü bu dönemde kaleme aldı. TDV’ye göre külliyatın dört temel eseri Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualardır.
Sözler’de iman, ibadet ve ahlak meseleleri çoğunlukla örnekler ve temsiller üzerinden anlatıldı.
Mektubat, kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevapları ve çeşitli dinî meseleler hakkındaki düşüncelerini içerdi.
Lem’alar’da sünnet, ihlas, dua, kanaat, hastalık, ihtiyarlık ve tabiatçı materyalizm gibi başlıklar işlendi.
Şualar’da ise Allah’ın varlığı, Kur’an’ın özellikleri, esmâ-i hüsnâ ve çeşitli iman meselelerinin yanında mahkemelerde yaptığı savunmalara da yer verildi.
Nursi’nin temel yaklaşımı, Kur’an ile gerçek anlamdaki bilimin çatışmadığını savunmaktı. TDV’nin değerlendirmesine göre, modern bilim adı altında yayılan materyalist ve pozitivist düşüncelere karşı iman esaslarını aklî delillerle açıklamaya çalıştı.
Risale-i Nur eserleri ilk yıllarda matbaalarda serbestçe basılamadığı için talebeleri tarafından elle çoğaltılarak farklı şehirlere gönderildi.
Sürgünler, hapishaneler ve mahkemeler
Barla dönemi Said Nursi’nin üzerindeki devlet takibini sona erdirmedi.
1934’te Isparta’ya getirildi. 27 Nisan 1935’te çok sayıda talebesiyle birlikte tutuklandı ve Eskişehir Hapishanesi’ne gönderildi.
Dönemin soruşturma ve davalarında gizli cemiyet oluşturmak, rejim karşıtı faaliyet yürütmek ve laiklik karşıtı çalışmalar yapmak gibi çeşitli suçlamalar yöneltildi. Said Nursi bu suçlamaları reddetti.
Eskişehir’den sonra Kastamonu’da mecburi ikamete tabi tutuldu.
1943’te yeniden tutuklanarak Denizli’ye gönderildi ve farklı şehirlerden getirilen 126 talebesiyle birlikte yargılandı. TDV’ye göre mahkemenin tayin ettiği bilirkişi heyeti Risale-i Nur’da siyasi faaliyet ve gizli cemiyetçilik bulunmadığı yönünde rapor verdi; Said Nursi ve talebeleri beraat etti.
1944’te Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesine gönderildi.
1948’de tekrar tutuklanarak Afyon Hapishanesi’ne konuldu ve 20 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Kararın temyiz edilmesinin ardından beraat etti ve yeniden Emirdağ’a döndü.
1950 sonrasında üzerindeki sınırlamalar kısmen azaldı. Farklı şehirlerde talebeleriyle görüştü ve özellikle gençlerle temas kurdu.
1952’de Gençlik Rehberi Latin harfleriyle İstanbul’da yayımlandı. Kitap nedeniyle bir kez daha dava açıldı ancak yargılama sonucunda beraat etti.
İman, akıl ve bilim arasında kurmaya çalıştığı bağ
Said Nursi’nin düşüncesinin merkezinde Allah’a iman, nübüvvet, Kur’an ve ahiret bulunuyordu.
Kâinatı okunması gereken büyük bir kitap olarak görüyor; doğadaki düzen, amaç ve güzelliğin yaratıcıya işaret ettiğini savunuyordu.
Bilimsel keşifleri dine karşı bir tehdit olarak değerlendirmek yerine, doğru okunduğunda yaratılışın daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecek araçlar olarak görüyordu. Bu nedenle gençliğinde geliştirdiği dinî ilimlerle modern bilimleri birlikte okutma düşüncesi, hayatının ilerleyen dönemlerinde de farklı biçimlerde devam etti.
Toplum ve siyaset konusunda ise meşveret, adalet ve hürriyet kavramlarına özel önem verdi.
TDV’de aktarılan değerlendirmelerine göre cumhuriyeti adalet, meşveret ve hukukun üstünlüğü üzerinden anlamlandırdı; zorbalık olarak gördüğü istibdada karşı çıktı. Aynı zamanda etnik üstünlük ve ırkçılık anlamına gelen “menfi milliyetçilik” anlayışını eleştirdi.
Tasavvuf geleneğine olumlu yaklaşmakla birlikte kendi döneminde öncelikli meselenin tarikat eğitimi değil imanın korunması ve güçlendirilmesi olduğunu savundu.
Bu yaklaşım Risale-i Nur’un sonraki yıllarda geniş kesimlere ulaşmasının temel nedenlerinden biri haline geldi.
Urfa’da vefatı ve mezarının bilinmeyen yere nakledilmesi
Hayatının son yıllarında yaşı ve sağlık sorunları Said Nursi’nin hareket kabiliyetini giderek azalttı.
1960 yılının Mart ayında ağır hasta olmasına rağmen Emirdağ’dan Urfa’ya gitmek istedi.
Said Nursi, 23 Mart 1960’ta Şanlıurfa’da kaldığı otelde hayatını kaybetti. TDV İslâm Ansiklopedisi de ölüm tarihini 23 Mart 1960 olarak kaydediyor.
Cenazesi büyük bir kalabalığın katılımıyla Urfa’da Balıklıgöl çevresindeki Halilürrahman Dergâhı yakınlarına defnedildi.
Ancak ölümünden yaklaşık iki ay sonra Türkiye’de 27 Mayıs 1960 askerî darbesi gerçekleştirildi.
Anadolu Ajansı’nın aktardığı tarihî bilgilere göre askerî yönetimin emriyle 12 Temmuz 1960’ta mezarı açıldı, naaşı çıkarıldı ve bilinmeyen bir yere götürüldü. Mezarının kesin yeri bugün de kamuoyunca bilinmiyor.
Böylece yaşamı boyunca sürgün ve mecburi ikametlerle karşılaşan Said Nursi’nin mezarı da ölümünden sonra yer değiştirdi.
Ölümünden sonra büyüyen Risale-i Nur mirası
Said Nursi’nin etkisi 23 Mart 1960’taki ölümüyle sona ermedi.
Tam tersine Risale-i Nur eserleri sonraki yıllarda Türkiye’nin dışında da yayılmaya başladı.
TDV İslâm Ansiklopedisi, 1990’lı yıllardan itibaren Said Nursi’nin hayatı ve düşünceleri üzerine akademik ilginin arttığını; üniversitelerde yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapıldığını ve uluslararası bilimsel toplantılarda fikirlerinin tartışıldığını belirtiyor.
Onun takipçilerinin oluşturduğu hareket zamanla kamuoyunda Nurculuk adıyla tanındı. Bununla birlikte TDV’de aktarılan tanıklıklara göre Said Nursi, özellikle son dönemlerinde kendisini takip edenler için “Nurcu” ifadesinden ziyade “Kur’an talebeleri” gibi tanımlamaları tercih ediyordu.
Kendisinin şahsından ziyade eserlerine dikkat çekilmesini istemesi de Risale-i Nur geleneğinin belirgin özelliklerinden biri oldu.
Bugün Said Nursi’nin hayatını yalnız tek bir başlıkla tanımlamak kolay değil.
Osmanlı medrese geleneğinde yetişmiş bir âlimdi.
Modern bilimlerle dinî ilimlerin birlikte okutulmasını isteyen bir eğitim reformcusuydu.
Birinci Dünya Savaşı’nda cephede savaşmış ve Rusya’da esaret yaşamıştı.
Osmanlı’nın çöküşünü, Millî Mücadele’yi ve Cumhuriyet’in kuruluşunu gördü.
Hayatının onlarca yılını sürgün, gözetim ve mahkemeler altında geçirdi.
Ve bütün bu dönemlerin ardından geride binlerce sayfalık bir eser külliyatı bıraktı.
Bediüzzaman Said Nursi’nin 1878’de Bitlis’in küçük bir köyünde başlayan ve 1960’ta Şanlıurfa’da sona eren hayatı, modern Türkiye’nin en çalkantılı tarihsel dönemlerinden birine tanıklık etti.
Aradan geçen onlarca yıla rağmen onun adı bugün hâlâ en çok, hayatının büyük bölümünü adadığı eserlerle birlikte anılıyor:
Risale-i Nur.
BiziUnutma.com
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenme
0
Aşk
0
Komik
0
Vay
0
Üzgün
0
Kızgın
0
Yorumlar (0)