Nazım Hikmet kimdir? Hayatı, eserleri, hapis ve sürgün yılları

Nazım Hikmet’in Selanik’ten Moskova’ya uzanan hayatı, serbest nazma getirdiği yenilik, eserleri, 1938 davaları, cezaevi ve sürgün yılları.

03 Eyl 2026 - 07:51
0
Nazım Hikmet kimdir? Hayatı, eserleri, hapis ve sürgün yılları

Ahmet Taş | Bizi Unutma

İSTANBUL, TÜRKİYE — Türk şiirinde serbest nazmın öncü isimlerinden Nazım Hikmet Ran, Selanik’te başlayan, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’ya, ardından Moskova’ya uzanan hayatında şiir, tiyatro, roman ve mektuplarıyla 20. yüzyıl Türk edebiyatının en etkili ve tartışmalı isimlerinden biri oldu.

15 Ocak 1902’de dünyaya gelen Nazım Hikmet; siyasi düşünceleri nedeniyle defalarca yargılandı, 1938’de iki askerî davada toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi, yaklaşık 12 yıl cezaevinde kaldı ve 1950’de genel afla özgürlüğüne kavuştu. 1951’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra vatandaşlıktan çıkarıldı; hayatının son dönemini büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nde geçirdi ve 3 Haziran 1963’te Moskova’da öldü. Onu vatandaşlıktan çıkaran 1951 tarihli karar ise ölümünden 46 yıl sonra, 2009’da yürürlükten kaldırıldı.

Selanik’te başlayan hayat ve Bahriye Mektebi yılları

Tam adı Nâzım Hikmet Ran olan şair, 15 Ocak 1902’de o dönem Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Selanik’te dünyaya geldi.

Babası Hikmet Bey, bürokrat ve diplomatlık görevlerinde bulunmuş bir devlet memuruydu. Annesi Celile Hanım ise resimle ilgilenen, dönemin kültürlü kadınlarından biriydi. Baba tarafından dedesi Nâzım Paşa’nın şiir ve Mevlevilikle ilgilenmesi, annesinin sanat çevresi ve aile içindeki kültürel ortam, küçük yaşlarından itibaren Nazım’ın edebiyatla yakınlaşmasına katkıda bulundu. Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, ilk şiirini henüz 11 yaşındayken yazdığını kaydediyor.

İstanbul’da Göztepe Taş Mektebi, Galatasaray Sultanisi ve Nişantaşı Numune Mektebi’nde eğitim gördü. Ardından Bahriye Mektebi’ne girdi.

Kültür ve Turizm Bakanlığının biyografisine göre Bahriye’den sonra Hamidiye kruvazöründe stajyer güverte subayı olarak görevlendirildi; ancak geçirdiği ciddi rahatsızlık nedeniyle askerlik mesleğini sürdüremedi ve 1920’de sağlık gerekçesiyle ayrıldı.

İlk şiirleri hece ölçüsüyle ve dönemin millî edebiyat anlayışının etkisi altında yazılmıştı. 1918’de “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiirinin Yeni Mecmua’da yayımlanması, basılı edebiyat dünyasına girişindeki önemli adımlardan biri oldu.

Millî Mücadele için Anadolu’ya geçti, ardından Moskova’ya gitti

İstanbul’un işgal altında bulunduğu dönemde Nazım Hikmet’in hayatının yönü değişti.

Arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte 1921’e doğru Anadolu’ya geçti. Millî Mücadele’ye katılmak üzere Ankara’ya ulaşan iki genç, Ankara hükümetinin görevlendirmesiyle Bolu’da bir süre öğretmenlik yaptı.

Ancak Nazım’ın zihnindeki siyasi ve sanatsal arayış sürüyordu.

Rus Devrimi’ne duyduğu ilgi nedeniyle Vâlâ Nurettin ile Batum üzerinden Moskova’ya gitti. Burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde ekonomi-politik ve sosyal bilimler alanında eğitim gördü.

Moskova yılları onun hem dünya görüşünü hem şiir anlayışını köklü biçimde değiştirdi.

Marksist düşünceyi benimsedi; aynı dönemde Vladimir Mayakovski gibi Rus avangart şairlerinin biçimsel yeniliklerinden etkilendi. Geleneksel ölçü ve dize yapısından uzaklaşarak tipografi, ses, ritim, konuşma dili ve farklı uzunluktaki dizeleri kullanan yeni bir şiir biçimi geliştirmeye başladı. Kültür Bakanlığı onu daha sonraki toplumcu şiirin öncülerinden biri olarak değerlendirirken, edebiyat kaynakları modern Türk serbest şiirinin gelişmesindeki temel isimlerden biri olduğunu belirtiyor.

1924’te Türkiye’ye dönerek Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. Ancak dergideki siyasi yazı ve şiirleri nedeniyle açılan dava sonucunda 1925’te yokluğunda 15 yıl hapis cezasına mahkûm edilince yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti.

1928’de af düzenlemesinden yararlanmak amacıyla Türkiye’ye döndü. Hopa’da yakalanarak yeniden yargılandı; cezaevinde geçirdiği süre hesaba katıldıktan sonra serbest kaldı ve İstanbul’a yerleşti.

835 Satır ile Türk şiirinde yeni bir dönemin simgesi oldu

Nazım Hikmet’in Türkiye’de edebî şöhretinin hızla yükseldiği dönem 1928 sonrasıdır.

Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1929’da İstanbul’da yayımlanan 835 Satır, onun şiir anlayışını geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşturdu.

Kitaptaki şiirlerde makine, fabrika, işçi, kent, devrim, açlık ve gündelik hayat gibi konular dönemin alışılmış şiir temalarının dışına çıkan bir biçimle ele alınıyordu. Dizelerin uzunluğu değişiyor, kelimeler sayfa üzerinde görsel bir ritim yaratıyor, konuşma dili şiire daha güçlü biçimde giriyordu.

Ardından Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, Gece Gelen Telgraf, Taranta Babu’ya Mektuplar ve Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı gibi eserler geldi.

Nazım kendisini açık biçimde sosyalist bir şair olarak tanımlıyordu. Toplumcu sanat anlayışı, işçileri, köylüleri, yoksulları ve sıradan insanları şiirinin merkezine taşıdı.

Bununla birlikte eserlerini yalnız siyasi şiire indirgemek mümkün değil.

Aşk, ayrılık, ölüm, memleket özlemi, doğa, insanın yaşama sevinci ve gündelik hayat onun şiir dünyasının diğer temel damarları oldu.

Şiirinin sonraki kuşaklar üzerindeki etkisinin önemli nedenlerinden biri de politik ve toplumsal meseleleri son derece lirik, konuşma diline yakın ve güçlü bir ritimle bir araya getirebilmesiydi.

1938 davalarında 28 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi

Nazım Hikmet’in hayatındaki en ağır kırılma 1938 yılında yaşandı.

Önce Harp Okulu öğrencileriyle bağlantılı bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi, onu askerî kişileri üstlerine karşı isyana teşvik etmek suçlamasıyla yargıladı ve 15 yıl ağır hapis cezasına mahkûm etti.

Aynı yıl bu kez Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesinde ayrı bir dava açıldı. Bu davada “donanmayı isyana teşvik” suçlaması yöneltildi ve 20 yıllık ikinci bir ceza verildi.

İki ceza birleştirildikten sonra yasal indirim uygulanarak sonuç 28 yıl 4 ay ağır hapis olarak belirlendi.

Bu davalar sonraki yıllarda Türkiye’nin hukuk, siyaset ve edebiyat tarihinde yoğun biçimde tartışıldı. Nazım Hikmet’in serbest bırakılması amacıyla özellikle 1940’ların sonunda Türkiye’de ve yurt dışında geniş kampanyalar yürütüldü.

Şair İstanbul, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde kaldı.

Fakat hapis yılları edebî üretimini durdurmadı.

Tam tersine, en büyük eserlerinin bir bölümü cezaevinde şekillendi.

Bursa Cezaevi’nde Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazdı

Nazım Hikmet’in hapishane yıllarının en büyük edebî ürünü Memleketimden İnsan Manzaraları oldu.

Vakfın kronolojisine göre eseri Bursa Cezaevi’nde 1941’de yazmaya başladı. Farklı kaynaklarda yaklaşık 17 bin dizeye ulaşan çalışma; işçiden köylüye, mahkûmdan memura, askerden siyasetçiye kadar Türkiye’nin farklı sınıf ve çevrelerinden yüzlerce insanı aynı büyük anlatı içinde buluşturdu.

Eser şiir, roman, destan, senaryo ve toplumsal panorama özelliklerini aynı yapıda birleştirmesiyle Türk edebiyatında özgün bir yere sahip oldu.

Kuvayi Milliye Destanı da Millî Mücadele’yi sıradan insanların hikâyeleri üzerinden anlatan en önemli çalışmalarından biri haline geldi.

Cezaevinde yalnız yazmadı.

Resim yaptı; diğer mahkûmlarla ilgilendi. Bursa Cezaevi’nde tanıştığı Orhan Kemal’in edebiyata yönelmesinde etkili oldu. Ressam İbrahim Balaban’ın resim çalışmalarına destek verdi. Orhan Kemal daha sonra bu dönemi “Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl” adlı kitabında anlattı.

Hapishane yılları aynı zamanda özel hayatındaki en yoğun mektuplaşma dönemiydi. Uzun yıllar eşi Piraye’ye yazdığı mektuplar ve şiirler edebiyatının lirik tarafının önemli parçalarını oluşturdu. Daha sonra Münevver Andaç ile hayatını birleştirdi; 1951’de tek biyolojik çocuğu Mehmet Nazım dünyaya geldi.

Açlık grevi, genel af ve ardından gelen sürgün

1949’dan itibaren Nazım Hikmet’in mahkûmiyetine yönelik itirazlar yoğunlaştı.

1950’de Türkiye’de ve uluslararası alanda özgürlük kampanyaları düzenlendi. Meclis’te beklenen af düzenlemesinin gecikmesi üzerine Nazım Hikmet 8 Nisan 1950’de açlık grevine başladı.

Annesi Celile Hanım da oğlunun serbest bırakılması için eyleme katıldı; Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat gibi şairler de dayanışma gösterdi. 14 Mayıs seçimlerinden sonra oluşan yeni siyasi ortamda çıkarılan genel af kapsamında Nazım Hikmet serbest bırakıldı.

Aynı yıl Dünya Barış Konseyi tarafından Pablo Picasso, Pablo Neruda, Paul Robeson ve Wanda Jakubowska ile birlikte Uluslararası Barış Ödülü’ne değer görüldü.

Ancak özgürlüğü Türkiye’de uzun sürmedi.

49 yaşında ve sağlık sorunları bulunmasına rağmen yeniden askere çağrılması, izlenme ve güvenliğine ilişkin kaygıları üzerine 1951’de Karadeniz üzerinden Romanya’ya, oradan Sovyetler Birliği’ne geçti.

Bakanlar Kurulu 25 Temmuz 1951’de Nazım Hikmet’i Türk vatandaşlığından çıkardı.

Bundan sonraki hayatında Moskova merkez olmak üzere Doğu Avrupa ve farklı ülkelerde yaşadı; uluslararası barış toplantılarına katıldı, şiirlerini okudu ve eserleri onlarca dile çevrildi.

Son yıllarında Vera Tulyakova ile hayatını birleştirdi. Aşk, yaşlanma, ölüm ve memleket hasreti bu dönemin şiirlerinde giderek daha belirgin hale geldi.

Moskova’da öldü, vatandaşlığı 2009’da iade edildi

Nazım Hikmet’in sağlığı uzun yıllar hapishane koşullarının da etkisiyle bozulmuştu. 1940’lardan itibaren kalp ve karaciğer sorunları yaşadı; 1952’de Çin gezisi sırasında ağır bir kalp krizi geçirerek aylarca tedavi gördü.

3 Haziran 1963 sabahı Moskova’daki evinde kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti.

61 yaşındaydı.

Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’na defnedildi. Mezarı daha sonraki yıllarda Türkiye’den giden ziyaretçilerin ve edebiyatseverlerin uğrak noktalarından biri haline geldi.

Fakat Nazım Hikmet’in Türkiye ile hukuki ilişkisine ilişkin son önemli gelişme ölümünden onlarca yıl sonra gerçekleşti.

Bakanlar Kurulu, 5 Ocak 2009’da, onu Türk vatandaşlığından çıkaran 25 Temmuz 1951 tarihli kararı yürürlükten kaldırdı. Karar 10 Ocak 2009 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. TBMM kayıtları da süreci ve karar tarihlerini doğruluyor.

Böylece ölümünden yaklaşık 46 yıl sonra vatandaşlık konusunda tarihî bir iade gerçekleşmiş oldu.

Nazım Hikmet’in ardından kalan miras ise bu hukuki süreçten çok daha genişti.

Şiirleri 50’den fazla dile çevrildi; tiyatro eserleri farklı ülkelerde sahnelendi. Türkiye’de Ruhi Su’dan Cem Karaca’ya, Zülfü Livaneli’den Fuat Saka’ya kadar çok sayıda sanatçı şiirlerini besteledi veya seslendirdi.

835 Satır Türk şiirindeki biçim arayışını değiştirdi.

Şeyh Bedreddin Destanı tarih ile toplumsal düşünceyi şiirde buluşturdu.

Kuvayi Milliye, Millî Mücadele’nin insan hikâyelerini destanlaştırdı.

Memleketimden İnsan Manzaraları ise 20. yüzyıl Türkiye’sini yüzlerce insanın yaşamı üzerinden anlatan büyük bir toplumsal panoramaya dönüştü.

Nazım Hikmet’in siyasi görüşleri ve hayatındaki tercihler bugün de farklı çevreler tarafından farklı biçimlerde değerlendiriliyor. Ancak edebî etkisi konusunda daha geniş bir ortaklık bulunuyor: ölçülü şiir geleneğinin güçlü olduğu bir dönemde serbest dizeyi, gündelik Türkçeyi, sinematografik anlatımı ve modern tipografiyi kullanarak Türk şiirinin ifade imkânlarını önemli ölçüde genişletti.

Selanik’te başlayan hayatı İstanbul’dan Bolu’ya, Batum’dan Moskova’ya; gazetelerden cezaevlerine ve dünya barış kongrelerine uzandı.

Ömrünün son 12 yılında ülkesine dönemedi.

Fakat yazdığı şiirlerde İstanbul, Anadolu, insanlar, deniz, toprak ve memleket özlemi sürekli yer aldı.

15 Ocak 1902’de başlayan ve 3 Haziran 1963’te Moskova’da sona eren 61 yıllık hayatından geriye, Türk şiirinin dilini değiştiren büyük bir edebiyat külliyatı ve bugün hâlâ tartışılan sıra dışı bir yaşam hikâyesi kaldı.

BiziUnutma.com

Tepkiniz Nedir?

Beğen Beğen 0
Beğenme Beğenme 0
Aşk Aşk 0
Komik Komik 0
Vay Vay 0
Üzgün Üzgün 0
Kızgın Kızgın 0

Yorumlar (0)

User